burada ki yazı, 11 şubat 2019’da mavera ödülleri kapsamında ”belki üç-beş bir şeyler kazanırız” diye başvurulup yazmaya çalıştığım bir deneme yazısıdır. aradan az da olsa zaman geçmiş, ee haliyle zaman geçerken insanın düşünceleri de değişiyor, o yüzden burada yazılanların hepsine katılmamakla birlikte bütün sorumluluğu üstlenmek gibi bir cesareti de gösterebilirim.

az önce farkettim aradan tam 1 yıl geçmiş.

Günümüzün Dünyasında unutulmaya yüz tutmuş, tabiri caizse işlevini yitirmiş kavramlar yığın yığın birikmekte adeta bir daha kullanılmayacakmış gibi üstü örtülmekte ama unuttuğumuz bir nokta var ki, bunları gerçekleştiren bizler, dert yanan yine bizleriz. Küresel barış ve adalet kavramları üzerine gıyabi cenaze namazı kılındı ve bir daha gün yüzüne çıkarılmamak üzere bir yere kaldırıldığını düşünüyorum. Ancak benin inancım, barış ve adalet ortamının sağlanması için çaba sarf etmemizi, her ne durumla karşılaşırsak karşılaşalım bu durumu muhafaza etmemizi öğütlemektedir. 

Aliya İzzetbegoviç ‘Hukuk bizler için sadece birer meslek olmaktan ziyade inancımız, yaşam tercihimiz ve hayat felsefemiz’ olması gerektiği hakkında görüşünü belirtiyor. Görüşü, onun nasıl bir medeniyet tasavvuruna sahip olduğunu resmediyor. O, pergelin sabit noktasını doğu geleneğine, hareket eden noktası ile de batı kültürünü anlamlandırmaya çalışıyordu. Bir timsal oluşturdu ve doğu-batı arasında köprü niteliği gördü.  

Alışılagelmiş kavramların içini doldurmak zorlaştı. Demokrasiden bahsedenlerin Afrika’yı sömürmesi, Ortadoğu’yu kendi bahçeleri gibi görüp istedikleri zaman girip istedikleri zaman çıkabilecekleri bir yer olarak tanımlamaları bizleri nedense hiç rahatsız etmedi. Üstüne üstlük onlardan haz etmemize sebebiyet verdi. Hiç sevmediğimiz insanlar ile işbirliği yaptık. Onlar bunları uygularken ‘belli başlı’ kelimelerle hareket ettiler ve adeta gözlerimizi boyadılar. Tabii bunların başında ‘Küresel barış ve adalet’ kavramları ön plana çıktı. Sözde bu kavramları yaşatabilmek için kurumlar, organizasyonlar oluşturuldu. Mesela Birleşmiş Milletler (BM) diye bir örgüt çıktı ortaya. Kendi insanları dışında başka hiç kimseyi düşünmemek üzere konumlandırılmış bir örgüt. BM’nin daimi üyeleri yanı başımızda çıkan karışıklıklara küresel barışı ve adaleti belki silah satarak getirdi. Bizde onlara kurtarıcı gözü ile baktık. Dünyanın ‘medeni’ insanları refah içerisinde yaşasın diye yüzbinlerce insan madende köle gibi çalıştırılırken BM ne şekilde barış sağlamaktadır? Dünyayı dönüştürme hedefi ile yola çıkan bu örgüt, sadece kendi dünyalarını dönüştürmekten ileriye gidemedi. Bu kavramlar altında diğer coğrafyalarda meydana gelen karışıklıkları hiç görmeden hareket etti. ‘Batı hiç bir zaman adil olmadı ve olmayaktır’ cümlesini birisi kulaklarımıza fısıldadı ama zihinler bir kere narkozlanmış artık pekte fayda etmedi. Barış ve adalet kavramı her ne kadar suistimal edilse de, insanların hala beklentileri var ve olması da gerekir. Şu noktayı da es geçmemek gerekir her ne kadar bu kavramlara muhtaç olduğumuzu bilsekte kendi içimizde verdiğimiz kavgayı bitirmeden küresel çaptaki meseleleri halletmemiz çok zor gözüküyor.  

Herkes yaşadığı dünyadan sorumlu. 8 milyara yakın dünya nufüsünun 1 milyarı, herkese yetebilecek kadar kaynağımız olduğu halde insanlığın temel gereksinimi olan temiz su ve yiyecekten mahrum! Bulunduğumuz gezegen cahiliye dönemini yeniden yaşıyor. Temel geçim kaynakları ‘sömürmeye’ eklemlenmiş ülkeler kendi çıkarları uğruna bu kavramları alaşağı edebiliyor.  

Aliya’nın felsefesi bütün saflığı ile nasıl bir dünyada yaşamak istediğimizi özetliyor; İstediğin isme sahip olabilir, istediğin dine inanabilirsin ancak İNSAN olmak gerekir. Yaşamalı, diğerlerinin yaşamalarına da izin vermelisin. Senden olmayanda hayatını idame ettirebilmeli, düşünebilmeli siyasi olarak kendisini, halkını temsil edebilmeli. Nedir bu yokluk içerisinde ki var olma mücadelesi?  

İzlenimlediğim kadarıyla Ortadoğu coğrafyası olağanüstü hallere gebe, insanlarından bile bunu anlayabilirsiniz. Vurdumduymaz tavırları her an her şeyin olabileceğinin habercisi aslında. Diğer bir izlenimim ise ‘Cehalet’ bunu insanları aşağılamak için söylemiyorum. Ortadoğu tabiri her ne kadar İngilizler tarafından ortaya atılmış, onlar tarafından tanımlansa da ben de bir Ortadoğu çoçuğuyum. Cehalet, doğrusunu bildiğimiz halde yanlışı tercih etmek veya ettirilmek kanımca. Peki ya bizi bu durumdan tutup çıkartacak bir dayanağımız yok mu? Sömürülmeye, adaletsizliğe, barış adı altında yapılan usulsüzlüklere bir dur diyecek yok mu? Elbette vardır ve hep var olacaktır.

İnsanların kayıtsızlığı onları harekete geçiremiyor. Anlaşılan kimsenin güneşe ihtiyacı yok ki herkes yönünü karanlığa çeviriyor. Bizler Güneşten korkuyoruz bu adaletsizliğin en büyük nedeni değil mi? Bizler aydınlanmaktan, öğrenmekten, düşünmekten korkuyoruz. Aydınlanan, düşünen ve öğrenen insan acı hisseder. Öğrenmemek en büyük mutluluk diye boşuna söylememişler.

Şu sıralar bizim de ihtiyacımız olan karanlıklar içerisinde bir kurtarıcının belirmesi. Ancak buna oturarak ulaşamayacağız. Ulaşanlar, yarınları için bugünden çalıştılar, çaba sarf ettiler. Gözlerinden yaş, alınlarından ter ve belkide en vahimi bedenlerinden kan aktı. Bosna belki de bunun en bariz örneği oldu biz insanlık için. Onlar için Bosna toprak parçasının ötesinde bir fikirdi. Bu fikir ise farklı din, farklı millet, ve farklı kültür geleneklerine sahip insanların bir arada ve beraber yaşayabileceklerinin inancı oldu. Kendileri dışında ki insanlara yaşam hakkı tanımayı düşündüler. Dünyayı dönüştürme hedefleri sadece kendi dünyaları ile sınırlı kalmadı. Onlar bir kıvılcım yaktı. Kıvılcım zor şartlara rağmen ışık saçmaya devam ediyor. Etrafındakilere faydası olmasa da o kıvılcımın ışık saçması insanların hala umutlarının sönmediğinin bir işareti. Küresel barış ve adalet kavramları da her ne kadar sadece belirli bir gruba hizmet etse de insanların bunlardan umudunu kesmediğini anlayabilirsiniz… Onlar nefrete karşı nefret beslemedi her durumda adil bir yeni Dünya’nın habercisi oldular…